Gönderen: Ahmet Şengül
 İnsan Hakları
60’ıncısını kutlamakta olduğumuz İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin tarihi, hiç şüphe yok ki uzun ince bir yoldur.
Şimdilerde 6,5 milyar insanın yaşadığı yaşlı dünyada bir zamanlar Hz. Adem’in iki oğlu yaşamaktaymış. Fakat neticede biri diğerini vurup öldürmüş.
Bu insanoğlunun ne kadar doyumsuz olduğunu ve menfaatleri söz konusu olduğunda kardeşini bile bir bahaneyle öldürebilecek kadar ileriye gidebileceğini ifade etmekte ve olayların sebeplerini analiz edenlerin asla göz ardı edemeyeceği bir olgu olduğu muhakkaktır.
İşte tam burada insanın aklı, sağduyusu, dini-vicdanı devreye girerek eğitimle bu doyumsuz insanı; insanı kâmile, iyi insan, iyi vatandaş olmaya yönlendirmeye çalışmaktadır. İnsanlık tarihi hep bu mücadelelerle süregelmiştir.
Mesela Tevrat’ın özü olan 10 emirin 6 maddesi insan hakları ile ilgilidir. Dinimiz bize kul hakkının Mevla’nın affedemeyeceği kadar mahrem ve önemli olduğunu söyler.
Haksız yere bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürmüş gibi sayılacağını bildirir. Ama gelin görün ki bunlar dünyanın dört bir yanında, tarihin derinliklerinde İnsanların yine insanlar tarafından renginden, dininden, dilinden, cinsiyetinden, zenginliğinden, yerinden yurdundan dolayı öldürülmesine, eziyet görmesine, sürülmesine engel olamamıştır. Dünya bu uğurda nice kralları, hükümdarları yormuş, nice kanunları, fermanları un ufak etmiştir. Bazen de huzuru savunması gerekenler bizatihi huzurun bozucusu olmuşlardır. Öyle ki mazlum durumdaki insanların sayısını rakamlar saymakta yetersiz, hallerini tasvir etmekte kelimeler kifayetsizdir.
İnsanoğlu kendi soyunun, daha fazla hırpalamasına seyirci kalamazdı. Ellerinin arasından akıp giden “hayatı“ bulmalıydı, yeniden kazanmalıydı. Sonunda sağduyusu galip geldi ve düşünce ufuklarının gelişmesine paralel olarak yönetimlerinde ve kanunlarında insan haklarına yer vermeye başladılar. Bunları insan olarak doğan herkese tanıyarak evrensel hale getirmeyi başardılar.
Yazılı hukuk da bunların ilkine 1215 tarihinde İngiltere’de Mağna Carta Libertatum’da rastlıyoruz. Daha sonra 1776’da Amerika’da görmekteyiz.1789 yılında Fransız İhtilali neticesinde İnsan Hakları Beyannamesi yayınlanıyor. İnsan Hakları 19.y.y.’da da gelişmesini sürdürerek 20.y.y.’da iki dünya savaşının derin ızdıraplarının ardından Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirisi olarak dünyaya ilan ediliyor ve bugünkü olgunluğuna ulaşıyor.
Bu hakların hepsi hiç şüphe yok ki vazgeçilmez, devredilmez özellikte olup çok gerekli ve kıymetli haklardır. Bu hakların kazanılması ile tarihinin derinliklerinde yerini alan kölelik; insanın kanını dondurmaya yetecek kadar çirkin, zorba ve onursuz bir hayat şeklidir. İnsanı hayvanca yaşamaya terk eden bir zihniyetin eseridir. Onun kaldırılması bile başlı başına bir zaferdir.
Yeri gelmişken içinde bulunduğumuz bu yılın İnsan Hakları bakımından tarihe not düşecek derece önemli gelişmelere sahne olduğunu vurgulamadan geçmek olmazdı. Çünkü yine bir insanlık ayıbı olan renk ayrımının dünyamız üzerinden hızla kalkmakta olduğunu büyük bir mutlulukla görme bahtiyarlığına erişmiş durumdayız. Yine umarım yaygınlaşmadan daha çirkin sahnelere şahit olmadan mülteci sorunu yerinde ve kökünden en kısa zamanda çözümlenir.
Aslında bu konuşmada tehcir konusuna değinmek istememiştim. Son günlerde yok film, yok eurovizyon, yok özür dileme gibi nedenlerle gündemde bulunan ermeni meselesine değinmesek kaçak güreşiliyor ya da kabulleniliyor izlenimi çıkacağı için tarihçilerin karar vermesi gereken bir konuda kısa bir analizde bize düştü.
Bildiğiniz gibi biz Türkler ana yurdu Orta Asya olan bir milletiz. Anadolu’ya ya da Ermenilerle yaşamaya 1064 yılında Sultan Alp Arslan’ın Ani kalesini almasıyla başladık. O tarihten 1914 yılına kadar 850 yıl bir arada huzurlu yaşadık. Hatta Ermenilere “ Millet-i Sadıka ” diye bir unvan dahi verdik. Fakat dikkat edilmesi gereken özellik 850 yılın tamamında hâkimiyet-kuvvet bizim elimizde oldu. Ve Allah’a şükürler olsun ki bu kuvvetti kırmaya, dökmeye, yok etmeye hiç ama hiç kullanmadık. Eğer kullansaydık bir tek ermeni kalır mıydı? Ya da bir tek kişi kalkıpta 850 yıl sonra ben ermeniyim diyebilir miydi? Böyle bir hafızası, kültürü kalır mıydı?
Yine hepimizin bildiği gibi Ruslar büyük bir dünya devleti olmak için sıcak denizlere ulaşmayı hayal ediyorlardı ve önlerindeki en büyük engelde Osmanlı Devleti idi.
İngilizler bölgede petrolün kokusunu çoktan almışlardı. Türkleri buradan uzaklaştırmak istiyorlardı. Bunun için en yakın kullanacakları unsur Ermenilerdi. Ermenileri isyana teşvik etti ve silahlandırdılar. Asıl yanlışlar bundan sonra başladı. Yine hepimizin bildiği gibi biz Türkler savaş meydanlarında dünyaya nam salmış bir milletiz. Ama kuralıyla ama mertçe ama yiğitçe… Malumunuzdur Ermeni olaylarının yaşandığı aynı günlerde yurdun bir başka köşesinde, Çanakkale’de mertte mert bir savaş vardı.

Bir vesileyle o günlerde göğüs göğse savaştığımız milletlerden biri olan Anzakların civan mert evlatları için ulu önder Atatürk “ Onlar bizim evlatlarımız olmuştur, bizim çocuklarımızla omuz omuza kucak kucağa yatmaktadırlar. ” demektedir. Neden çünkü o cephede her şeye rağmen mertlikler yaşandığından, koç yiğitler vuruştuğundan…
Yine Çanakkale’de değil midir ki yaralı düşman askerini cephenin tam ortasında kendi siperine götüren Mehmet dünyayı kendine hayran bırakmıştır.
Yine İzmir’in kurtuluşunda daha önce yere serilerek yunan komutanının hükümet konağına çiğneyerek girdiği Türk bayrağına karşılık yere serilen yunan bayrağını bir milletin onuru diye kaldırtan, çiğnemeyen o ünlü başkumandan… Ve Türk tarihi ve daha nice şeref sayfaları…
Şimdi sorarım size gökten ecdat inerek o pak anlını öpesi Mehmet’imin ak anlına kimin gücü yeter ki kara leke çalsın!
Ama bir vakadır ermeni doktorların yaralı askerlerimizi öldürdüğü, ama bir vakadır ermeni çetelerinin savunmasız köylerde ki çoluk çocuk, kız kızan, genç ihtiyar herkesi ama herkesi sadece öldürmediği işkencelerle öldürdüğü…
Uzun söze gerek yok o olaylara karışan Ermeniler utanacakları yerde nasıl başarını kaldırmaya cüret ediyorlar hayret ediyorum!
Bu olayların Anadolu’da yaygınlaşmaya başlaması ile esasen Türk nüfusu ile mukayese edilmeyecek kadar azınlıkta olan Ermenilerin Türklerin karşı hareketi ile zarar görmesinin önüne geçmek için savaşın ortasında ki Osmanlı Devleti tüm enerjisini savaşa vermesi gereken devlet yine âliliğini göstererek bir kısım askerini cepheden alı koyup masum Ermenilerin zarar görmemesi için 1915’de çıkardığı Tehcir kanunu ile asker kordonu altında dağınık halde Anadolu’da bulunan ermeni vatandaşlarını yine kendi toprağı olan Suriye’ye taşıyarak orada iskâna tabi tutmuştur. Maalesef o hainliğe bu onur hareketle karşılık veren Türk halkı bugünlerde soykırım iftirasıyla karşı karşıyadır.
Ama unutulmamalıdır ki güneş balçıkla sıvanmaz.
Düşünürler ve hukukçular insan haklarının yeterliliğini tartışa dursun, onu daha da mükemmel hale getirmeye çalışıp çabalasınlar biz insan haklarının bugünkü çağdaş dünyada ne kadar yaşatıldığını sorgulayalım.
Mesela Karabağ’da, Bosna-Hersek’te yaşanan vahşete dünya seyirci kalmadı mı? Hatta soykırıma seyirci askerler madalya almadı mı? 50 binden fazla mazlum insanı öldüren zalim Saddam’ı yok etmekle övünenler, aynı topraklardaki 1 milyondan fazla masum insanın ölümünden mesul değiller mi?
Fakat burada dikkat etmemiz gereken ince çizgi ne ayıpları nede başarıları dünyanın belli coğrafyalarına ve belli milletlerine mal etmek olmamalıdır. Çünkü biz biliyoruz ki bu uğurda ak gelinlikleri ile zulme meydan okuyan nice cesur yürekler çıkacak ve canilerin kirli elleri ile parçalanıp kızıla boyanacak.
Şu güzelim İnsan Haklarının beyaz kâğıtlarda hapis olmaması için, mazlum ve masumlara şifa olması için, dünyaya sevgi ve kardeşliği egemen kılması için, insanoğlunun ihtiyacı olan yegâne şey, samimi bireylerdir.
Yani Mevlana’nın “ Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol! ” felsefesini özümsemiş insanlara, Mustafa Kemal gibi “ Yurtta Sulh Cihanda Sulh! ” ilkesini benimsemiş liderlere ihtiyacı vardır.